03 Ocak 2010

2009'u bitirip, 2010'a girdiğimiz bu ilginç dönemde hepimize cesaret, sevgi, yaşama sevinci ve %100 sağlık diliyorum. Bahçe'de olan bitenlere gelince...

Kasım'ın 17'sinden itibaren, 30 gün boyunca Bahçe'de Murtaza adını verdiğimiz mini kulübemizde yatıp kalktık. Bu bir “atlarla birlikte yaşama” denemesiydi. Herkes “Soğuk değil mi?” diye soruyordu. Onlara “Biz pek üşümüyor, üşüsek de bunu dert etmiyoruz,” diye cevap veriyorduk. İçimden, gerçek üşüme “ruh üşümesi”dir; yeter ki ruhlarımız üşümesin!” diye geçirirken, Kurban Bayramı öncesi içimizi buz kestiren gelişmeler oldu: Elektrikli çitimizi bitiremeden, atları Bahçe'ye almak zorunluluğu; Toros'un çiti birkaç kez yıkması ve ortadan kaybolup dikenler arasında sıkışmış vaziyette bulunması; keçiler girmiyor artık bir şeyler dikip ekebiliriz, derken atlara ayrılmış bir bölüm oluşturamayınca ekim dikim işlerinin yapılamaması; Mahir'in Bayram öncesi garip bir biçimde aniden işten çıkartılıp, 3 gün sonra yeniden geri çağrılması; zabıtanın da ne hikmetse aynı günlerde Bahçe'ye gelip kulübeyi yıkma tehdidi ve bizim bir türlü anlamak istemediğimiz rüşvet meseleleri... oldu.

Bütün bunlarla başa çıkabilmek için, moral bozuklunun doruğunda “bunu sevmedik, başka bir yol denemeliyiz,” diyip, 'olumsuz düşünce'yi en az yeni yıla kadar ertelemeye karar vermiştik ki o sırada Belediye'ye yaptığımız ziyarette, Gümüşdere'de 1 yıla kalmaz imar çıkacağını ve bizim oraların “düşük yoğunluklu konut alanı” olacağını öğrendik. İlgili herkese keyiften göbek attıran bu karar, bizi derinden üzdü ve epey sarstı! Ama artık kendimize söz vermiştik bir kere, her türlü olumsuz duygu ve düşünceyi paketledik ve “herşey olacağına varır” “que sera sera” şarkısı eşliğinde yeni yıla kadar erteledik... çok da iyi ettik, çünkü ancak o zaman salim kafayla düşünme ve enerjimizi düştüğü yerlerden kaldırma olanağı bulup, olumsuz gibi görünse de her türlü deneyimi baştacı edebilecek, çözüm üretebilecek ruh halini yakaladık.

Bu arada atlar yerlerine alıştılar ve gün içinde köpeklerle birlikte serbestçe gezinmekteydiler. Fakat, 3 haftada Bahçe'deki tüm otlari yediler ve topraktan su çekecek ot kalmayınca, yağan yoğun yağmurlar ve atların, herbiri birkaç yüz kilo basan incecik ayakları, zaten sulak alan kıvamındaki ortalığı berbat bir çamur banyosuna çevirdi. Akşamları, karanlıkta Bahçe'ye gelip, el fenerleriyle bata çıka Nezahat'e giderek, onlara ek besin (üzerine soğuktan koruyucu olsun diye pekmez dökülmüş yulaf, mısır, yer fıstığı, kuru incir) veriyor; bir ahırımız olmadığı için de gece kıyafetlerini giydirip, sabaha kadar kalacakları yerdeki yüksek ipe bağlıyor, kuru ot doldurduğumuz ağ şeklindeki torbaları da ağaca asıyorduk. Çamur o kadar arttı ve derinleşti ki bazen her iki ayağımız çamura batıyor ve diğerimiz gelip onu kurtarıyor; bazen de tek ayak çorabıyla çıkarken, çizme balçığın içinde kalıyordu... 30 gün boyunca maddi manevi bayağı ağır bir yükün altında kalan Mahir, günlük işlere ek olarak, 50 kiloluk yem çuvallarını, balya balya ot ve samanı arabadan sırtlayıp Bahçe'ye taşıyordu. Ben ise hem fiziksel gücümün sınırlılığı hem de o sırada sağlık amaçlı açlık uygulamalarım nedeniyle yalnızca onun asistanı rolündeydim.

Olumsuzluklar haricinde Bahçe'de kalmak bize maddi manevi açıdan iyi gelmiş olsa da sonunda atların sağlığını daha fazla riske atmamak; toprağa toparlanma fırsatı vermek ve bu arada kendimizi daha fazla hırpalamamak için atları kapalı ahırlarda kalabilecek şekilde Bahçe'den gönderip, Mahir'in şehirdeki evine döndük. Bu arada permakültür hocam Steve Read ile yazışıyoruz, killi toprak ve yüksek taban suyu ile ilgili bilgileniyorum. İmar durumu, Bahçe'deki gelişmeler ve yeni deneyimleri paylaşacağımız bir sonraki güncellemeye kadar hoşçakalın, diyorum. Mutlu yıllar :)